8 Kasım 2014 Cumartesi

Daktilo
Kendimi önemli hissettiğim ilk yer, küçük bir dükkândı. Şimdi ofis filan diyorlar havalı olsun diye, ama dükkândı işte. Ne eksik ne fazla. Üniversiteye gidene kadar, her yaz tatilinde gider o dükkânı beklerdim. Dedem müşterilere ev göstermeye gittiğinde ya da bir işi çıktığında boş kalmasın diye. Her gelen de ‘sonra uğrarız kardeşim’ deyip kapıdan dönerdi, beni umursamadan. Çok bozulurdum. Çokça da sıkılırdım.
O zamanlar pasajdaki dükkânlarda, emlakçılıktan arzuhalciliğe kadar her iş yapılırdı. Emekli maaşını yettiremediğinden, dedem de gözüne kestirdiği her işe el atardı. Bir yaz “Güven Emlak” yazan tabelasında, başka bir yaz “Sayısal Loto Bayii” yazarken, değişmeyen tek şey daktilosuyla yazdığı dilekçelerdi. Tuşlara her dokunduğunda çıkan seslere hayran kalırdım ama hiç dokunamazdım daktiloya. Bir gün dedem yeni evlenecek çifte, uzaktaki bir daireyi göstermeye gitti. Pasajda yaşıtım kimse olmadığından, vakit geçsin diye gazete okuyayım dedim. Fakat çok ciddi geldiler, memleketin haliyle ilgilenecek yaşta değildim henüz. Gönül meselelerim daha önemliydi kazalardan, cinayetlerden ve de siyasetten.
Gazeteleri bıraktıktan sonra masasının üzerindeki değerli kutuyu açmaya karar verip, daktiloyu kılıfından çıkardım. Onu her defasında büyük bir dikkatle izlemiş olmalıyım ki, bir profesyonel edasıyla kâğıdı takıp, ince ayarlarını yaptım. İlk tuşa basıp, “seni özledim” in  “s” sini yazdım sonra. Her tuş sesinde havaya girdim, büyüdüm yazar oldum sandım. Gözlüklerim de olsaydı keşke dedim. Daha entel görünürdüm.
Üniversiteye gidince ilk iş gözlük aldım kendime. Bir de yazmaya devam ettim. Kâğıt, kalem, bilgisayar ne bulsam yazıyordum. O gün emlakçı dükkânında yazdığım iki paragraflık yazı, yüreğimdeki seti kaldırmıştı. İkinci sınıftaydım dedem öldüğünde. İlgilenecek kimse olmadığından dükkanı kapatıp, eşyaları sağa sola dağıttılar. Emektar daktiloyu verdirmedim kimseye, kolumun altına alıp Ankara’ya getirdim. 
Eskiden olduğu gibi çekiniyorum yine kılıfından çıkarmaya. Ya kimse kızmazsa bana tuşlara dokununca?

21 Ekim 2014 Salı

Yolculuk vakti sevgili…
Sana son kez sımsıkı sarılıp, kokunu zihnime kazıma vakti.
Kapı kapanır kapanmaz pencereye koşup, perdenin ardından ağaçların gölgesinde kayboluşunu izleme vakti. Ağlayacağımı sanmam. Beceremem ki veda etmeyi çocukluğumdan beri. Hem temelli olmayacak bu gidiş, öyle değil mi? Başka bir ihtimali düşünmek bile kötü!
Sana hasret uyanışlar bekliyor şimdi beni.  

5 Ağustos 2014 Salı

Ay tutulması 

Ay tutulması varmış bu gece. Gitmeseydin, beraber izlerdik. Hem benim gibi son anda gazeteden okumaz günler önceden bilirdin sen. Nereye gideceğimizi planlar, arabanın arkasına battaniyeyi daha sabahtan koyardın. Canım sıkıldı şimdi haberi okuyunca. Bir kadeh rakı koysam geçer mi?
En son seninle içmiştik, gitmeden iki gün önce. Bir akşam içeyim dedim geçenlerde. Hususi peynir aldım marketten, dilimledim koydum tabağa. Sonra biraz da meyve çıkardım. Rakı mezesiz olmaz der kızardın ya hep. Donattım işte masayı kendimce. Kadehin dibini vurdum masaya, başladım içmeye. O şarkı çalmasaydı, şişenin dibini görürdüm. Radyonun cızırtısından o kadının “bir kızıl goncaya benzer dudağın, açılan tek gülünün sen bu bağın…” dediğini duymasaydım, o son yudum boğazımda takılıp kalmazdı.
Ne zaman fasıla gitsek herkes bilirdi bu şarkıyı isteyeceğini. Her sözünü ezbere bildiğin tek şarkıydı belki de. Sen dinlerken mest olurdun, ben sana bakarken. Yetmiş yaşına da gelsek aynı masada aynı şarkıyla sarhoş olacağımızı düşünürdüm hep.
Yarım kalmış rakı şişesi dolapta duruyor hala. Gelirsin diye değil de, bir gün seni beklemekten vazgeçersem diye.
Ay tutulmuş çoktan. Gazete dününmüş. Bugünden yarının gazetesini alabilsek ne güzel olurdu dimi? Mesela o sabah gideceğini bilseydim, erkenden uyanırdım. Zihnimde gidişinin bir fotoğrafı olunca, belki yokluğuna daha kolay inanırdım.